18.Kehf
الكهفMekke · 110 ayet
- 1
ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ عَلَىٰ عَبْدِهِ ٱلْكِتَـٰبَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُۥ عِوَجَا ۜ
18:1
Praise be to Allah, Who hath sent to His Servant the Book, and hath allowed therein no Crookedness:
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Hamd, o Allah'a mahsustur ki kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Katından (gelecek) şiddetli azaba karşı (inkârcıları) uyarmak, iyi işler yapan müminlere içinde ebedî kalacakları güzel ödül (cennet) olduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi!” diyenleri de korkutmak için doğru (bir kelam) olarak içerisine hiçbir eğrilik koymadığı Kitabı kulu (Muhammed’e) indiren Allah’a hamdolsun.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Praise be to Allah Who hath revealed the Scripture unto His slave, and hath not placed therein any crookedness,
M. Pickthall · EN · public-domain
- 2
قَيِّمًا لِّيُنذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِّن لَّدُنْهُ وَيُبَشِّرَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٱلَّذِينَ يَعْمَلُونَ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا
18:2
(He hath made it) Straight (and Clear) in order that He may warn (the godless) of a terrible Punishment from Him, and that He may give Glad Tidings to the Believers who work righteous deeds, that they shall have a goodly Reward,
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onu dosdoğru (bir kitap) olarak (indirdi) ki katından gelecek şiddetli azaba karşı (insanları) uyarsın ve yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelesin.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Katından (gelecek) şiddetli azaba karşı (inkârcıları) uyarmak, iyi işler yapan müminlere içinde ebedî kalacakları güzel ödül (cennet) olduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi!” diyenleri de korkutmak için doğru (bir kelam) olarak içerisine hiçbir eğrilik koymadığı Kitabı kulu (Muhammed’e) indiren Allah’a hamdolsun. Kehf 18:1-4
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
(But hath made it) straight, to give warning of stern punishment from Him, and to bring unto the believers who do good works the news that theirs will be a fair reward,
M. Pickthall · EN · public-domain
- 3
مَّـٰكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا
18:3
Wherein they shall remain for ever:
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onlar orada sürekli kalacaklardır.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Katından (gelecek) şiddetli azaba karşı (inkârcıları) uyarmak, iyi işler yapan müminlere içinde ebedî kalacakları güzel ödül (cennet) olduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi!” diyenleri de korkutmak için doğru (bir kelam) olarak içerisine hiçbir eğrilik koymadığı Kitabı kulu (Muhammed’e) indiren Allah’a hamdolsun. Kehf 18:1-4
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Wherein they will abide for ever;
M. Pickthall · EN · public-domain
- 4
وَيُنذِرَ ٱلَّذِينَ قَالُوا۟ ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ وَلَدًا
18:4
Further, that He may warn those (also) who say, "Allah hath begotten a son":
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ve "Allah çocuk edindi" diyenleri de uyarsın.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Katından (gelecek) şiddetli azaba karşı (inkârcıları) uyarmak, iyi işler yapan müminlere içinde ebedî kalacakları güzel ödül (cennet) olduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi!” diyenleri de korkutmak için doğru (bir kelam) olarak içerisine hiçbir eğrilik koymadığı Kitabı kulu (Muhammed’e) indiren Allah’a hamdolsun. Kehf 18:1-4
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And to warn those who say: Allah hath chosen a son,
M. Pickthall · EN · public-domain
- 5
مَّا لَهُم بِهِۦ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِـَٔابَآئِهِمْ ۚ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَٰهِهِمْ ۚ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا
18:5
No knowledge have they of such a thing, nor had their fathers. It is a grievous thing that issues from their mouths as a saying what they say is nothing but falsehood!
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Onların da babalarının (atalarının) da bu konuda hiçbir bilgisi yoktur! Ağızlarından çıkan söz ne de büyüktür (çirkindir)! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
(A thing) whereof they have no knowledge, nor (had) their fathers, Dreadful is the word that cometh out of their mouths. They speak naught but a lie.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 6
فَلَعَلَّكَ بَـٰخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُوا۟ بِهَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَسَفًا
18:6
Thou wouldst only, perchance, fret thyself to death, following after them, in grief, if they believe not in this Message.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
(Ey Muhammed!) Demek onlar, bu söze (kitaba) inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helak edeceksin!
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Bu söze (Kitaba) inanmıyorlar (diye) arkalarından üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Yet it may be, if they believe not in this statement, that thou (Muhammad) wilt torment thy soul with grief over their footsteps.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 7
إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى ٱلْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا
18:7
That which is on earth we have made but as a glittering show for the earth, in order that We may test them - as to which of them are best in conduct.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Biz, (insanların) hangisinin daha güzel iş(ler) yapacağını deneyelim diye yerdeki her şeyi ona ait bir süs yaptık.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Lo! We have placed all that is on the earth as an ornament thereof that We may try them: which of them is best in conduct.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 8
وَإِنَّا لَجَـٰعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا
18:8
Verily what is on earth we shall make but as dust and dry soil (without growth or herbage).
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Şüphesiz biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak yapacağız.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Biz mutlaka onun üzerindeki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And lo! We shall make all that is thereon a barren mound.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 9
أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَـٰبَ ٱلْكَهْفِ وَٱلرَّقِيمِ كَانُوا۟ مِنْ ءَايَـٰتِنَا عَجَبًا
18:9
Or dost thou reflect that the Companions of the Cave and of the Inscription were wonders among Our Sign?
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Yoksa sen Ashabı Kehf'i ve Rakim'i (isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi) şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Yoksa sen bizim ayetlerimizden (mucizelerimizden, sadece) kehf ve rakîm halkının durumlarını mı şaşırtıcı buldun?
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Or deemest thou that the People of the Cave and the Inscription are a wonder among Our portents?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 10
إِذْ أَوَى ٱلْفِتْيَةُ إِلَى ٱلْكَهْفِ فَقَالُوا۟ رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
18:10
Behold, the youths betook themselves to the Cave: they said, "Our Lord! bestow on us Mercy from Thyself, and dispose of our affair for us in the right way!"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Hani o gençler mağaraya sığınmışlar ve “Rabbimiz! Bize tarafından merhamet ver ve bize (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!” demişlerdi.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
When the young men fled for refuge to the Cave and said: Our Lord! Give us mercy from Thy presence, and shape for us right conduct in our plight.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 11
فَضَرَبْنَا عَلَىٰٓ ءَاذَانِهِمْ فِى ٱلْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا
18:11
Then We draw (a veil) over their ears, for a number of years, in the Cave, (so that they heard not):
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Biz de senelerce o mağarada onların kulaklarına perde yerleştirmiştik (onları uykuya daldırmıştık).
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Then We sealed up their hearing in the Cave for a number of years.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 12
ثُمَّ بَعَثْنَـٰهُمْ لِنَعْلَمَ أَىُّ ٱلْحِزْبَيْنِ أَحْصَىٰ لِمَا لَبِثُوٓا۟ أَمَدًا
18:12
Then We roused them, in order to test which of the two parties was best at calculating the term of years they had tarried!
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Sonra da iki gruptan hangisinin, onların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için, onları tekrar uyandırdık.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Sonra da iki taraftan (Ashab-ı Kehf ile karşıtlarından) hangisinin (mağarada) kaldıkları uzun süreyi daha iyi hesap edeceğini bil(dir)ip (ortaya çıkaralım) diyeonları uyandırmıştık.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And afterward We raised them up that We might know which of the two parties would best calculate the time that they had tarried.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 13
نَّحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِٱلْحَقِّ ۚ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ ءَامَنُوا۟ بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَـٰهُمْ هُدًى
18:13
We relate to thee their story in truth: they were youths who believed in their Lord, and We advanced them in guidance:
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Biz sana onların haberini bir amaç için anlatıyoruz. Şüphesiz ki onlar, Rablerine inanıp güvenmiş gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırmıştık.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
We narrate unto thee their story with truth. Lo! they were young men who believed in their Lord, and We increased them in guidance.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 14
وَرَبَطْنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا۟ فَقَالُوا۟ رَبُّنَا رَبُّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَا۟ مِن دُونِهِۦٓ إِلَـٰهًا ۖ لَّقَدْ قُلْنَآ إِذًا شَطَطًا
18:14
We gave strength to their hearts: Behold, they stood up and said: "Our Lord is the Lord of the heavens and of the earth: never shall we call upon any god other than Him: if we did, we should indeed have uttered an enormity!
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
(Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Onların kalplerini sağlam kılmıştık. Hani onlar ayağa kalkarak şöyle demişlerdi: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’nun peşi sıra hiçbir ilaha asla yalvarmayacağız. (Zira) o takdirde şüphesiz ki saçma konuşmuş oluruz.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And We made firm their hearts when they stood forth and said: Our Lord is the Lord of the heavens and the earth. We cry unto no Allah beside Him, for then should we utter an enormity.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 15
هَـٰٓؤُلَآءِ قَوْمُنَا ٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً ۖ لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَـٰنٍۭ بَيِّنٍ ۖ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا
18:15
"These our people have taken for worship gods other than Him: why do they not bring forward an authority clear (and convincing) for what they do? Who doth more wrong than such as invent a falsehood against Allah?
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Şu bizim kavmimiz, Allah'tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Şu bizim kavmimiz, O’nun peşi sıra ilahlar edindiler.” Bunlar apaçık bir delil getirseler ya! Allah’a yalan uydurandan daha zalim kim olabilir ki!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
These, our people, have chosen (other) gods beside Him though they bring no clear warrant (vouchsafed) to them. And who doth greater wrong than he who inventeth a lie concerning Allah?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 16
وَإِذِ ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا ٱللَّهَ فَأْوُۥٓا۟ إِلَى ٱلْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مِّن رَّحْمَتِهِۦ وَيُهَيِّئْ لَكُم مِّنْ أَمْرِكُم مِّرْفَقًا
18:16
"When ye turn away from them and the things they worship other than Allah, betake yourselves to the Cave: Your Lord will shower His mercies on you and disposes of your affair towards comfort and ease."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
(İçlerinden biri şöyle demişti:) "Mademki siz, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(İçlerinden biri şöyle demişti:) “Madem siz onlardan ve Allah’tan başka tapmakta olduklarından uzaklaştınız; mağaraya sığının ki Rabbiniz size merhametinden yaysın ve işinizde sizin için kolaylık sağlasın.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And when ye withdraw from them and that which they worship except Allah, then seek refuge in the Cave; your Lord will spread for you of His mercy and will prepare for you a pillow in your plight.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 17
۞ وَتَرَى ٱلشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَٰوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ ٱلْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَهُمْ فِى فَجْوَةٍ مِّنْهُ ۚ ذَٰلِكَ مِنْ ءَايَـٰتِ ٱللَّهِ ۗ مَن يَهْدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلْمُهْتَدِ ۖ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُۥ وَلِيًّا مُّرْشِدًا
18:17
Thou wouldst have seen the sun, when it rose, declining to the right from their Cave, and when it set, turning away from them to the left, while they lay in the open space in the midst of the Cave. Such are among the Signs of Allah: He whom Allah, guides is rightly guided; but he whom Allah leaves to stray,- for him wilt thou find no protector to lead him to the Right Way.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Orada bulunsaydın) onlar onun (mağaranın) geniş bir yerindeyken Güneş'i doğduğunda mağaranın sağına yönelirken, batarken de sol taraftan (onlara vurmadan) geçerken görürdün. İşte bu, Allah’ın delillerindendir. Allah kime hidayet ederse işte o, doğru yola ulaştırılmıştır. Kimi de saptırırsa (sapkınlığını onaylarsa) artık ona yol gösterecek herhangi bir dost asla bulamazsın.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And thou mightest have seen the sun when it rose move away from their cave to the right, and when it set go past them on the left, and they were in the cleft thereof. That was (one) of the portents of Allah. He whom Allah guideth, he indeed is led aright, and he whom He sendeth astray, for him thou wilt not find a guiding friend.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 18
وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ ۚ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ ٱلْيَمِينِ وَذَاتَ ٱلشِّمَالِ ۖ وَكَلْبُهُم بَـٰسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِٱلْوَصِيدِ ۚ لَوِ ٱطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا
18:18
Thou wouldst have deemed them awake, whilst they were asleep, and We turned them on their right and on their left sides: their dog stretching forth his two fore-legs on the threshold: if thou hadst come up on to them, thou wouldst have certainly turned back from them in flight, and wouldst certainly have been filled with terror of them.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Kendileri uykuda oldukları hâlde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de (mağaranın) girişinde ön ayaklarını uzatmıştı. Onları görüp bilseydin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And thou wouldst have deemed them waking though they were asleep, and We caused them to turn over to the right and the left, and their dog stretching out his paws on the threshold. If thou hadst observed them closely thou hadst assuredly turned away from them in flight, and hadst been filled with awe of them.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 19
وَكَذَٰلِكَ بَعَثْنَـٰهُمْ لِيَتَسَآءَلُوا۟ بَيْنَهُمْ ۚ قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ ۖ قَالُوا۟ لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ ۚ قَالُوا۟ رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَٱبْعَثُوٓا۟ أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمْ هَـٰذِهِۦٓ إِلَى ٱلْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَآ أَزْكَىٰ طَعَامًا فَلْيَأْتِكُم بِرِزْقٍ مِّنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا
18:19
Such (being their state), we raised them up (from sleep), that they might question each other. Said one of them, "How long have ye stayed (here)?" They said, "We have stayed (perhaps) a day, or part of a day." (At length) they (all) said, "Allah (alone) knows best how long ye have stayed here.... Now send ye then one of you with this money of yours to the town: let him find out which is the best food (to be had) and bring some to you, that (ye may) satisfy your hunger therewith: And let him behave with care and courtesy, and let him not inform any one about you.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onları bir mucize olarak uyuttuğumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi: "Ne kadar durup kaldınız?" (Kimi) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler. (Kimi de) şöyle dediler: "Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Onları uyuttuğumuz gibi) durumlarını birbirlerine sormaları için aynı şekilde kendilerini uyandırmıştık. İçlerinden biri “Ne kadar kaldınız?” demişti. (Kimileri) “Bir gün veya günün bir parçası kadar kaldık.” demiş, (kimileri de) “Rabbiniz, kaldığınız süreyi daha iyi bilendir.” cevabını vermişti. (Sonra şöyle demişlerdi): "İçinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise size ondan rızık getirsin! Ayrıca nazik (dikkatli) davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And in like manner We awakened them that they might question one another. A speaker from among them said: How long have ye tarried? They said: We have tarried a day or some part of a day, (Others) said: Your Lord best knoweth what ye have tarried. Now send one of you with this your silver coin unto the city, and let him see what food is purest there and bring you a supply thereof. Let him be courteous and let no man know of you.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 20
إِنَّهُمْ إِن يَظْهَرُوا۟ عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِى مِلَّتِهِمْ وَلَن تُفْلِحُوٓا۟ إِذًا أَبَدًا
18:20
"For if they should come upon you, they would stone you or force you to return to their cult, and in that case ye would never attain prosperity."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluşa eremezsiniz."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Şüphesiz ki onlar, sizden haberdar olurlarsa sizi taşlarlar (kovarlar) veya sizi kendi dinlerine çevirirler ki o zaman da asla kurtulamazsınız."
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
For they, if they should come to know of you, will stone you or turn you back to their religion; then ye will never prosper.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 21
وَكَذَٰلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوٓا۟ أَنَّ وَعْدَ ٱللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَآ إِذْ يَتَنَـٰزَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ ۖ فَقَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ عَلَيْهِم بُنْيَـٰنًا ۖ رَّبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ ۚ قَالَ ٱلَّذِينَ غَلَبُوا۟ عَلَىٰٓ أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِم مَّسْجِدًا
18:21
Thus did We make their case known to the people, that they might know that the promise of Allah is true, and that there can be no doubt about the Hour of Judgment. Behold, they dispute among themselves as to their affair. (Some) said, "Construct a building over them": Their Lord knows best about them: those who prevailed over their affair said, "Let us surely build a place of worship over them."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için, öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dedilerki: "Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir." Sözlerinde üstün gelen müminler: "Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız." dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Böylece (insanları) onlardan haberdar etmiştik ki Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu ve o (Son) Saat’te şüphe olmadığını bilsinler. Hani aralarında onların durumunu tartışıyor ve şöyle diyorlardı: “Üzerlerine bir bina yapın! Rableri onları çok iyi bilendir.” Onların durumunu bilenler ise “Biz elbette onların üzerlerine (yanlarına) bir mescit yapacağız” demişlerdi.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And in like manner We disclosed them (to the people of the city) that they might know that the promise of Allah is true, and that, as for the Hour, there is no doubt concerning it. When (the people of the city) disputed of their case among themselves, they said: Build over them a building; their Lord knoweth best concerning them. Those who won their point said: We verily shall build a place of worship over them.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 22
سَيَقُولُونَ ثَلَـٰثَةٌ رَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًۢا بِٱلْغَيْبِ ۖ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ ۚ قُل رَّبِّىٓ أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِم مَّا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ ۗ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَآءً ظَـٰهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِم مِّنْهُمْ أَحَدًا
18:22
(Some) say they were three, the dog being the fourth among them; (others) say they were five, the dog being the sixth,- doubtfully guessing at the unknown; (yet others) say they were seven, the dog being the eighth. Say thou: "My Lord knoweth best their number; It is but few that know their (real case)." Enter not, therefore, into controversies concerning them, except on a matter that is clear, nor consult any of them about (the affair of) the Sleepers.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ashabı Kehf'in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Diğer bazıları da "Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir " diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de:) "Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir." Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Bazıları) gayba taş atarak (tahmin yürüterek) “(Onlar) üç kişidir; dördüncüleri köpekleridir.” derler. (Bazıları) “(Onlar) beş kişidir; altıncıları köpekleridir.” derler. (Kimileri de) “(Onlar) yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir.” derler. De ki: “Onların sayılarını Rabbim gayet iyi bilendir.” Onları sadece az kişi bilir(di). Öyle ise onlar hakkında delillerin apaçık olması dışında bir tartışmaya girme ve onlar hakkında (konuşan) kişilerin hiçbirinden soru sorma!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
(Some) will say: They were three, their dog the fourth, and (some) say: Five, their dog the sixth, guessing at random; and (some) say: Seven, and their dog the eighth. Say (O Muhammad): My Lord is Best Aware of their number. None knoweth them save a few. So contend not concerning them except with an outward contending, and ask not any of them to pronounce concerning them.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 23
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۟ىْءٍ إِنِّى فَاعِلٌ ذَٰلِكَ غَدًا
18:23
Nor say of anything, "I shall be sure to do so and so tomorrow"-
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Hiçbir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım deme"
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Hiçbir şey için sakın “Bunu yarın mutlaka yapacağım.” deme!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And say not of anything: Lo! I shall do that tomorrow,
M. Pickthall · EN · public-domain
- 24
إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ ۚ وَٱذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَىٰٓ أَن يَهْدِيَنِ رَبِّى لِأَقْرَبَ مِنْ هَـٰذَا رَشَدًا
18:24
Without adding, "So please Allah!" and call thy Lord to mind when thou forgettest, and say, "I hope that my Lord will guide me ever closer (even) than this to the right road."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah'ı an ve "Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir." de.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
“Ancak Allah dilerse (yapacağım.” de)! Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana ulaştırır.” de!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Except if Allah will. And remember thy Lord when thou forgettest, and say: It may be that my Lord guideth me unto a nearer way of truth than this.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 25
وَلَبِثُوا۟ فِى كَهْفِهِمْ ثَلَـٰثَ مِا۟ئَةٍ سِنِينَ وَٱزْدَادُوا۟ تِسْعًا
18:25
So they stayed in their Cave three hundred years, and (some) add nine (more)
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Bazıları şöyle diyor): “Onlar, mağaralarında üç yüz sene kadar kalmış ve dokuz (sene) de buna ilave etmişlerdir.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And (it is said) they tarried in their Cave three hundred years and add nine.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 26
قُلِ ٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا۟ ۖ لَهُۥ غَيْبُ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۖ أَبْصِرْ بِهِۦ وَأَسْمِعْ ۚ مَا لَهُم مِّن دُونِهِۦ مِن وَلِىٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِى حُكْمِهِۦٓ أَحَدًا
18:26
Say: "Allah knows best how long they stayed: with Him is (the knowledge of) the secrets of the heavens and the earth: how clearly He sees, how finely He hears (everything)! They have no protector other than Him; nor does He share His Command with any person whatsoever.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir." Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir! Onların, O'ndan başka bir yardımcısı yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
De ki: “Ne kadar kaldıklarını Allah gayet iyi bilendir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi yalnızca O’na aittir. O’nun görmesi de duyması da ne muhteşemdir! Onların (insanların) O’ndan başka bir dostu yoktur. O kendi hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Say: Allah is Best Aware how long they tarried. His is the Invisible of the heavens and the earth. How clear of sight is He and keen of hearing! They have no protecting friend beside Him, and He maketh none to share in His government.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 27
وَٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ ۖ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَـٰتِهِۦ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلْتَحَدًا
18:27
And recite (and teach) what has been revealed to thee of the Book of thy Lord: none can change His Words, and none wilt thou find as a refuge other than Him.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Rabbinin Kitabı’ndan sana vahyedileni tilavet et (okuyup aktar)! O’nun sözlerini (kanunlarını) değiştirebilecek yoktur. O’ndan başka hiçbir sığınak da asla bulamazsın.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And recite that which hath been revealed unto thee of the Scripture of thy Lord. There is none who can change His words, and thou wilt find no refuge beside Him.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 28
وَٱصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ ٱلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِٱلْغَدَوٰةِ وَٱلْعَشِىِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُۥ ۖ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا ۖ وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُۥ عَن ذِكْرِنَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ وَكَانَ أَمْرُهُۥ فُرُطًا
18:28
And keep thy soul content with those who call on their Lord morning and evening, seeking His Face; and let not thine eyes pass beyond them, seeking the pomp and glitter of this Life; nor obey any whose heart We have permitted to neglect the remembrance of Us, one who follows his own desires, whose case has gone beyond all bounds.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
O’nun rızasını isteyerek Rablerine sabah akşam dua edenlerle birlikte olmaya devam et! Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme! Arzusuna uymuş ve işi gücü aşırılık olduğu için kalbini bizi hatırlamaktan habersiz kıldığımız kimseye boyun eğme!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Restrain thyself along with those who cry unto their Lord at morn and evening, seeking His Countenance; and let not thine eyes overlook them, desiring the pomp of the life of the world; and obey not him whose heart We have made heedless of Our remembrance, who followeth his own lust and whose case hath been abandoned.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 29
وَقُلِ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ ۖ فَمَن شَآءَ فَلْيُؤْمِن وَمَن شَآءَ فَلْيَكْفُرْ ۚ إِنَّآ أَعْتَدْنَا لِلظَّـٰلِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا ۚ وَإِن يَسْتَغِيثُوا۟ يُغَاثُوا۟ بِمَآءٍ كَٱلْمُهْلِ يَشْوِى ٱلْوُجُوهَ ۚ بِئْسَ ٱلشَّرَابُ وَسَآءَتْ مُرْتَفَقًا
18:29
Say, "The truth is from your Lord": Let him who will believe, and let him who will, reject (it): for the wrong-doers We have prepared a Fire whose (smoke and flames), like the walls and roof of a tent, will hem them in: if they implore relief they will be granted water like melted brass, that will scald their faces, how dreadful the drink! How uncomfortable a couch to recline on!
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırlamışız ki, duvarları, çepeçevre onları içine alacaktır. Eğer feryad edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecek ve ne kötü bir dayanma yeri!
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
De ki: “Hak (gerçek), Rabbinizdendir.” Öyle ise dileyen iman etsin; dileyen inkâr etsin! Biz, zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki (ateşten) duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Yardım dileyecek olsalar, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile kendilerine yardım edilir. Ne fena bir içecektir o ve ne kötü bir kalma yeridir orası!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Say: (It is) the truth from the Lord of you (all). Then whosoever will, let him believe, and whosoever will, let him disbelieve. Lo! We have prepared for disbelievers Fire. Its tent encloseth them. If they ask for showers, they will be showered with water like to molten lead which burneth the faces. Calamitous the drink and ill the resting-place!
M. Pickthall · EN · public-domain
- 30
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا
18:30
As to those who believe and work righteousness, verily We shall not suffer to perish the reward of any who do a (single) righteous deed.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar var ya, şüphe yok ki biz öyle güzel işler yapanların mükafatını zayi etmeyiz.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İman edip iyi işler yapanlar (bilmelidir ki), biz güzel iş yapanların ödülünü boşa çıkarmayacağız.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Lo! as for those who believe and do good works - Lo! We suffer not the reward of one whose work is goodly to be lost.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 31
أُو۟لَـٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّـٰتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ ٱلْأَنْهَـٰرُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِّن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ ۚ نِعْمَ ٱلثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا
18:31
For them will be Gardens of Eternity; beneath them rivers will flow; they will be adorned therein with bracelets of gold, and they will wear green garments of fine silk and heavy brocade: They will recline therein on raised thrones. How good the recompense! How beautiful a couch to recline on!
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İşte onlara Adn cennetleri vardır; altlarından ırmaklar akar, orada altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar. O ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İşte onlara, altlarından ırmaklar akan durmaya değer cennetler vardır. Onlar orada koltuklara kurularak altın bileziklerle süslenip bezenecekler; ince ve kalın ipekli kumaştan yeşil elbiseler giyeceklerdir. Ne güzel karşılıktır o ve ne güzel kalma yeridir orası!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
As for such, theirs will be Gardens of Eden, wherein rivers flow beneath them; therein they will be given armlets of gold and will wear green robes of finest silk and gold embroidery, reclining upon throne therein. Blest the reward, and fair the resting-place!
M. Pickthall · EN · public-domain
- 32
۞ وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلًا رَّجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَـٰبٍ وَحَفَفْنَـٰهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا
18:32
Set forth to them the parable of two men: for one of them We provided two gardens of grape-vines and surrounded them with date palms; in between the two We placed corn-fields.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Biz bunlardan birine her türlü üzümden iki bağ vermişiz, her ikisinin etrafını hurmalarla donatmışız, aralarında da bir ekinlik yapmışız.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Onlara şu iki adamı örnek ver: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de çevresini hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler yetiştirmiştik.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Coin for them a similitude: Two men, unto one of whom We had assigned two gardens of grapes, and We had surrounded both with date-palms and had put between them tillage.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 33
كِلْتَا ٱلْجَنَّتَيْنِ ءَاتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِم مِّنْهُ شَيْـًٔا ۚ وَفَجَّرْنَا خِلَـٰلَهُمَا نَهَرًا
18:33
Each of those gardens brought forth its produce, and failed not in the least therein: in the midst of them We caused a river to flow.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbir şey noksan bırakmamış, ikisinin ortasından bir de nehir akıtmışız.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
O iki bağ da yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de nehir fışkırtmıştık.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Each of the gardens gave its fruit and withheld naught thereof. And We caused a river to gush forth therein.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 34
وَكَانَ لَهُۥ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَـٰحِبِهِۦ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَنَا۠ أَكْثَرُ مِنكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا
18:34
(Abundant) was the produce this man had: he said to his companion, in the course of a mutual argument: "more wealth have I than you, and more honour and power in (my following of) men."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İki bağın sahibinin ayrıca başka geliri vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşıyla münakaşa ederken: "Ben malca senden daha zengin ve insan sayısı bakımından da senden daha güçlü ve üstünüm" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Bu kişinin bolca ürünü vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona şöyle demişti: “Ben servetçe senden daha zenginim; nüfus bakımından da senden daha güçlüyüm.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And he had fruit. And he said unto his comrade, when he spake with him: I am more than thee in wealth, and stronger in respect of men.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 35
وَدَخَلَ جَنَّتَهُۥ وَهُوَ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ قَالَ مَآ أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَـٰذِهِۦٓ أَبَدًا
18:35
He went into his garden in a state (of mind) unjust to his soul: He said, "I deem not that this will ever perish,
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Adam, bu şekilde kendine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: "Bunun hiç yok olacağını sanmıyorum"
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Bu şımarık kişi) kendisine haksızlık ederek bağına girmiş ve şöyle demişti: “Bunun (bağımın) hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And he went into his garden, while he (thus) wronged himself. He said: I think not that all this will ever perish.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 36
وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآئِمَةً وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَىٰ رَبِّى لَأَجِدَنَّ خَيْرًا مِّنْهَا مُنقَلَبًا
18:36
"Nor do I deem that the Hour (of Judgment) will (ever) come: Even if I am brought back to my Lord, I shall surely find (there) something better in exchange."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Kıyametin kopacağını da zannetmem. Şayet Rabbimin huzuruna götürürlürsem, muhakkak orada bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum".
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
O (Son) Saat’in gerçekleşeceğini de sanmıyorum. Rabbime döndürülürsem, (orada) bundan daha hayırlı bir karşılık mutlaka bulacağım.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
I think not that the Hour will ever come, and if indeed I am brought back unto my Lord I surely shall find better than this as a resort.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 37
قَالَ لَهُۥ صَاحِبُهُۥ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَكَفَرْتَ بِٱلَّذِى خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّىٰكَ رَجُلًا
18:37
His companion said to him, in the course of the argument with him: "Dost thou deny Him Who created thee out of dust, then out of a sperm-drop, then fashioned thee into a man?
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bunun üzerine kendisiyle münakaşa eden arkadaşı da ona şöyle dedi: "Seni topraktan, sonra seni bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni insan haline getireni mi inkar ediyorsun?
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Onunla konuşan arkadaşı ona şöyle demişti: “Seni topraktan, sonra nutfeden (zigottan) yaratan, daha sonra seni bir erkek (insan) biçimine sokan (Allah)ı inkâr mı ettin?
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
His comrade, when he (thus) spake with him, exclaimed: Disbelievest thou in Him Who created thee of dust, then of a drop (of seed), and then fashioned thee a man?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 38
لَّـٰكِنَّا۠ هُوَ ٱللَّهُ رَبِّى وَلَآ أُشْرِكُ بِرَبِّىٓ أَحَدًا
18:38
"But (I think) for my part that He is Allah, My Lord, and none shall I associate with my Lord.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Fakat ben iman ederek diyorum ki: O Allah, benim Rabbimdir, ben Rabbime kimseyi ortak koşmam."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Fakat O, Allah’tır; Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
But He is Allah, my Lord, and I ascribe unto my Lord no partner.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 39
وَلَوْلَآ إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِ ۚ إِن تَرَنِ أَنَا۠ أَقَلَّ مِنكَ مَالًا وَوَلَدًا
18:39
"Why didst thou not, as thou wentest into thy garden, say: 'Allah's will (be done)! There is no power but with Allah!' If thou dost see me less than thee in wealth and sons,
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Kendi bağına girdiğin zaman: "Bu Allah'dandır, benim kuvvetimle değil, Allah'ın kuvveti ile olmuştur, deseydin ya! Her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Bahçene girdiğinde “Maşallah! Kuvvet yalnızca Allah’a aittir.” deseydin ya! “Malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan, (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bahçenden daha iyisini verir; oraya (bahçene) gökten yıldırımlar gönderir ve kupkuru bir toprak hâline gelir.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
If only, when thou enteredst thy garden, thou hadst said: That which Allah willeth (will come to pass)! There is no strength save in Allah! Though thou seest me as less than thee in wealth and children,
M. Pickthall · EN · public-domain
- 40
فَعَسَىٰ رَبِّىٓ أَن يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِّن جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا
18:40
"It may be that my Lord will give me something better than thy garden, and that He will send on thy garden thunderbolts (by way of reckoning) from heaven, making it (but) slippery sand!-
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de, bağın yalçın bir toprak haline gelir."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Bahçene girdiğinde “Maşallah! Kuvvet yalnızca Allah’a aittir.” deseydin ya! “Malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan, (şunu bil ki) belki Rabbim bana senin bahçenden daha iyisini verir; oraya (bahçene) gökten yıldırımlar gönderir ve kupkuru bir toprak hâline gelir. Kehf 18:39-40
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Yet it may be that my Lord will give me better than thy garden, and will send on it a bolt from heaven, and some morning it will be a smooth hillside,
M. Pickthall · EN · public-domain
- 41
أَوْ يُصْبِحَ مَآؤُهَا غَوْرًا فَلَن تَسْتَطِيعَ لَهُۥ طَلَبًا
18:41
"Or the water of the garden will run off underground so that thou wilt never be able to find it."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Yahut, bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha suyunu çıkarıp bağını sulayamazsın."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Veya (bahçenin) suyu dibe çekilir de onu istemeye (elde etmeye) asla güç yetiremezsin.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Or some morning the water thereof will be lost in the earth so that thou canst not make search for it.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 42
وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِۦ فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَىٰ مَآ أَنفَقَ فِيهَا وَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَـٰلَيْتَنِى لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّىٓ أَحَدًا
18:42
So his fruits (and enjoyment) were encompassed (with ruin), and he remained twisting and turning his hands over what he had spent on his property, which had (now) tumbled to pieces to its very foundations, and he could only say, "Woe is me! Would I had never ascribed partners to my Lord and Cherisher!"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Derken serveti yok edildi. Bunun üzerine bağına yaptığı masraflara karşı ellerini oğuşturmaya başladı. Bağ, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı, "Ah Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım" diyordu.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(O şımarık kişinin) serveti kuşatılmıştı (yok edilmişti). Böylece, çardakları üzerine yıkılmış hâlde (bahçesiyle ilgili) yaptığı harcamalar yüzünden ellerini ovuşturarak şöyle diyordu: “Ah, eyvah, keşke Rabbime kimseyi ortak koşmamış olsaydım!”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And his fruit was beset (with destruction). Then began he to wring his hands for all that he had spent upon it, when (now) it was all ruined on its trellises, and to say: Would that I had ascribed no partner to my Lord!
M. Pickthall · EN · public-domain
- 43
وَلَمْ تَكُن لَّهُۥ فِئَةٌ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مُنتَصِرًا
18:43
Nor had he numbers to help him against Allah, nor was he able to deliver himself.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onun Allah'tan başka yardım edecek adamları yoktur ve Allah'a karşı kendi nefsini de kurtaramadı.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Kendisine Allah’tan başka yardım edecek destekçileri yoktu. Kendi kendini de kurtaracak güçte değildi.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And he had no troop of men to help him as against Allah, nor could he save himself.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 44
هُنَالِكَ ٱلْوَلَـٰيَةُ لِلَّهِ ٱلْحَقِّ ۚ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا
18:44
There, the (only) protection comes from Allah, the True One. He is the Best to reward, and the Best to give success.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İşte burada yardım, yalnız hak olan Allah'a aittir. O'nun verdiği mükâfat da daha hayırlıdır, netice de daha hayırlıdır.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İşte burada yardım ve dostluk gerçek olan Allah’a aittir. O sevap bakımından hayırlı olandır; son bakımından da hayırlı olandır.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
In this case is protection only from Allah, the True, He is Best for reward, and best for consequence.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 45
وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا كَمَآءٍ أَنزَلْنَـٰهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَٱخْتَلَطَ بِهِۦ نَبَاتُ ٱلْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ ٱلرِّيَـٰحُ ۗ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ مُّقْتَدِرًا
18:45
Set forth to them the similitude of the life of this world: It is like the rain which we send down from the skies: the earth's vegetation absorbs it, but soon it becomes dry stubble, which the winds do scatter: it is (only) Allah who prevails over all things.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ey Muhammed! Sen onlara dünya hayatının misalini ver. Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkileri (her renk ve çiçekten) birbirine karışmış, nihayet bir çöp kırıntısı olmuştur. Rüzgarlar onu savurur gider. Allah her şeye muktedirdir.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Onlara şunu da örnek ver: “Dünya hayatının durumu gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki yerin bitki(ler)i o (su) sayesinde (gürleşip) birbirine karışmış, (sonunda) rüzgârların savurduğu çer çöp hâline gelmiştir.” Allah her şey üzerinde güç sahibidir.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And coin for them the similitude of the life of the world as water which We send down from the sky, and the vegetation of the earth mingleth with it and then becometh dry twigs that the winds scatter. Allah is able to do all things.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 46
ٱلْمَالُ وَٱلْبَنُونَ زِينَةُ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا ۖ وَٱلْبَـٰقِيَـٰتُ ٱلصَّـٰلِحَـٰتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا
18:46
Wealth and sons are allurements of the life of this world: But the things that endure, good deeds, are best in the sight of thy Lord, as rewards, and best as (the foundation for) hopes.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Bakî kalacak olan iyi ameller ise, Rabbinin katında, sevabca da hayırlıdır, ümid yönünden de daha hayırlıdır.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Mal ve çocuklar dünya hayatının süsüdür. İyi işlerden oluşan kalıcı faaliyetler hem ödül bakımından hayırlı olandır hem de ümit beslenmesi Rabbinin katında hayırlı olandır.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Wealth and children are an ornament of the life of the world. But the good deeds which endure are better in thy Lord's sight for reward, and better in respect of hope.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 47
وَيَوْمَ نُسَيِّرُ ٱلْجِبَالَ وَتَرَى ٱلْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَـٰهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا
18:47
One Day We shall remove the mountains, and thou wilt see the earth as a level stretch, and We shall gather them, all together, nor shall We leave out any one of them.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
O kıyamet gününü hatırla ki, dağları yürüteceğiz ve yeryüzünü çırılçıplak göreceksin. Bütün insanları, mahşerde toplayacağız hiçbir kimseyi bırakmayacağız.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Dağları yürüteceğimiz gün yeryüzünü çıplak (dümdüz) görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın onları (mahşerde) toplayacağız.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And (bethink you of) the Day when we remove the hills and ye see the earth emerging, and We gather them together so as to leave not one of them behind.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 48
وَعُرِضُوا۟ عَلَىٰ رَبِّكَ صَفًّا لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَـٰكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍۭ ۚ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِدًا
18:48
And they will be marshalled before thy Lord in ranks, (with the announcement), "Now have ye come to Us (bare) as We created you first: aye, ye thought We shall not fulfil the appointment made to you to meet (Us)!":
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onlar, saf halinde Rabbine arz edilmişlerdir. Allah, onlara şöyle diyecektir: "Şüphesiz sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Fakat, size kıyamet için yaptığımız vaadi yerine getirmeyeceğimizi sanmıştınız, değil mi?
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Hepsi sıra sıra Rabbinin huzuruna çıkarılacak ve (kendilerine) şöyle denecektir: “Şüphesiz ki sizi ilk yarattığımız şekilde bize geldiniz. Aslında sizin için böyle bir buluşmayı asla gerçekleştiremeyeceğimizi sanmıştınız.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And they are set before thy Lord in ranks (and it is said unto them): Now verily have ye come unto Us as We created you at the first. But ye thought that We had set no tryst for you.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 49
وَوُضِعَ ٱلْكِتَـٰبُ فَتَرَى ٱلْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَـٰوَيْلَتَنَا مَالِ هَـٰذَا ٱلْكِتَـٰبِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّآ أَحْصَىٰهَا ۚ وَوَجَدُوا۟ مَا عَمِلُوا۟ حَاضِرًا ۗ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا
18:49
And the Book (of Deeds) will be placed (before you); and thou wilt see the sinful in great terror because of what is (recorded) therein; they will say, "Ah! woe to us! what a Book is this! It leaves out nothing small or great, but takes account thereof!" They will find all that they did, placed before them: And not one will thy Lord treat with injustice.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
O gün herkesin amel defteri ortaya konulmuştur. Ey Muhammed! Günahkârların, amel defterlerinden korkarak: "Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş" dediklerini görürsün. Onlar, bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Kitap (amel defteri) ortaya konulacaktır. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmakta olduklarını göreceksin. (Onlar) “Ah, vay hâlimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!” diyecekler. Yaptıklarını (karşılarında) hazır bulacaklardır. Rabbin, kimseye haksızlık etmeyecektir.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And the Book is placed, and thou seest the guilty fearful of that which is therein, and they say: What kind of a Book is this that leaveth not a small thing nor a great thing but hath counted it! And they find all that they did confronting them, and thy Lord wrongeth no-one.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 50
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ ٱسْجُدُوا۟ لِـَٔادَمَ فَسَجَدُوٓا۟ إِلَّآ إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ ٱلْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِۦٓ ۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ وَذُرِّيَّتَهُۥٓ أَوْلِيَآءَ مِن دُونِى وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۢ ۚ بِئْسَ لِلظَّـٰلِمِينَ بَدَلًا
18:50
Behold! We said to the angels, "Bow down to Adam": They bowed down except Iblis. He was one of the Jinns, and he broke the Command of his Lord. Will ye then take him and his progeny as protectors rather than Me? And they are enemies to you! Evil would be the exchange for the wrong-doers!
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: "Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Hani meleklere “Âdem için (Allah’a) secde edin!” demiştik. Onlar da hemen secde etmişlerdi. İblis hariç. (Zaten o) cinlerdendi ve Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. (Şimdi siz) benim peşim sıra onu ve onun soyunu mu dostlar ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin için düşmandır. Zalimler için bu ne kötü bir değişimdir!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And (remember) when We said unto the angels: Fall prostrate before Adam, and they fell prostrate, all save Iblis. He was of the jinn, so he rebelled against his Lord's command. Will ye choose him and his seed for your protecting friends instead of Me, when they are an enemy unto you? Calamitous is the exchange for evil-doers.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 51
۞ مَّآ أَشْهَدتُّهُمْ خَلْقَ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنفُسِهِمْ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ ٱلْمُضِلِّينَ عَضُدًا
18:51
I called them not to witness the creation of the heavens and the earth, nor (even) their own creation: nor is it for helpers such as Me to take as lead (men) astray!
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ben, onları (İblis ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışında, ne de kendilerinin yaratılışında şahit tutmadım ve hiçbir zaman doğru yoldan çıkanları yardımcı edinmiş değilim.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Ben onları (İblis ve soyunu) göklerin ve yerin yaratılışına da kendilerinin yaratılışına da şahit tutmadım.Ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
I made them not to witness the creation of the heavens and the earth, nor their own creation; nor choose I misleaders for (My) helpers.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 52
وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا۟ شُرَكَآءِىَ ٱلَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا۟ لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُم مَّوْبِقًا
18:52
One Day He will say, "Call on those whom ye thought to be My partners," and they will call on them, but they will not listen to them; and We shall make for them a place of common perdition.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ve o (kıyamet) günü Allah kâfirlere şöyle buyuracak: "Ortaklarım ve şefaatçılarınız diye zannettiğiniz putlarınızı çağırın." Müşrikler onları çağırırlar, fakat kendilerine cevap vermezler. Biz, kâfirlerle ilâhları arasına ateşten bir engel koymuşuzdur.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
O gün (Allah, kâfirlere) “Benim ortaklarım olduğunu sandıklarınızı çağırın!” diyecek; onlar da kendilerini(!) çağırmış, (fakat ortakları) onlara cevap verememiş (olacaklar)dır. Biz onların arasına uçurum koyacağız.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And (be mindful of) the Day when He will say: Call those partners of Mine whom ye pretended. Then they will cry unto them, but they will not hear their prayer, and We shall set a gulf of doom between them.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 53
وَرَءَا ٱلْمُجْرِمُونَ ٱلنَّارَ فَظَنُّوٓا۟ أَنَّهُم مُّوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا۟ عَنْهَا مَصْرِفًا
18:53
And the Sinful shall see the fire and apprehend that they have to fall therein: no means will they find to turn away therefrom.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Günahkârlar ateşi görmüşler de artık ona düşeceklerini anlamışlardır. Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Suçlular ateşi görür görmez, orayı boylayacaklarını iyice anlamış olacaklardır; ondan kaçış (kurtuluş yolu) da bulamayacaklardır.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And the guilty behold the Fire and know that they are about to fall therein, and they find no way of escape thence.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 54
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِى هَـٰذَا ٱلْقُرْءَانِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلٍ ۚ وَكَانَ ٱلْإِنسَـٰنُ أَكْثَرَ شَىْءٍ جَدَلًا
18:54
We have explained in detail in this Qur'an, for the benefit of mankind, every kind of similitude: but man is, in most things, contentious.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Şüphesiz biz, bu Kur'ân'da insanlara çeşitli mânâları türlü misallerle açık olarak verdik. İnsan ise, her şeyden çok mücadelecidir.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Yemin olsun ki bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği sayıp dökmüşüzdür.(Nankör) insan tartışmaya en çok düşkün olandır.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And verily We have displayed for mankind in this Qur'an all manner of similitudes, but man is more than anything contentious.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 55
وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤْمِنُوٓا۟ إِذْ جَآءَهُمُ ٱلْهُدَىٰ وَيَسْتَغْفِرُوا۟ رَبَّهُمْ إِلَّآ أَن تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ ٱلْأَوَّلِينَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ ٱلْعَذَابُ قُبُلًا
18:55
And what is there to keep back men from believing, now that Guidance has come to them, nor from praying for forgiveness from their Lord, but that (they ask that) the ways of the ancients be repeated with them, or the Wrath be brought to them face to face?
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Kendilerine doğru yolu gösteren peygamber geldiğinde insanları, iman etmekten ve Rabblerinden günahlarının mağfiretini istemekten alıkoyan şey sadece geçmiş milletlerin başlarına gelen felaketlerin kendilerine de gelmesini veya ahiret azabının ansızın göz göre göre gelip çatmasını beklemek olmuştur.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Kendilerine rehber geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerinden bağışlanma dilemekten alıkoyan şey, öncekilere (uygulanan) kanunun kendilerine de gelmesini veya azabın önlerine gelmesini (bir an önce getirilmesini) beklemekten başka bir şey değildir!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And naught hindereth mankind from believing when the guidance cometh unto them, and from asking forgiveness of their Lord unless (it be that they wish) that the judgment of the men of old should come upon them or (that) they should be confronted with the Doom.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 56
وَمَا نُرْسِلُ ٱلْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ ۚ وَيُجَـٰدِلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِٱلْبَـٰطِلِ لِيُدْحِضُوا۟ بِهِ ٱلْحَقَّ ۖ وَٱتَّخَذُوٓا۟ ءَايَـٰتِى وَمَآ أُنذِرُوا۟ هُزُوًا
18:56
We only send the messengers to give Glad Tidings and to give warnings: But the unbelievers dispute with vain argument, in order therewith to weaken the truth, and they treat My Signs as a jest, as also the fact that they are warned!
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Halbuki biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkı, batılla ortadan kaldırmak için mücadele ediyorlar. Onlar, âyetlerimizi ve korkutuldukları azabı da alaya almışlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Biz, elçileri sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise gerçeği batılla (uydurma şeylerle) gidermek için (onun uğruna) mücadele ederler. Onlar ayetlerimle ve uyarıldıkları şeylerle (azapla) alay etmişlerdir.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
We send not the messengers save as bearers of good news and warners. Those who disbelieve contend with falsehood in order to refute the Truth thereby. And they take Our revelations and that wherewith they are threatened as a jest.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 57
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِـَٔايَـٰتِ رَبِّهِۦ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِىَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ ۚ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِىٓ ءَاذَانِهِمْ وَقْرًا ۖ وَإِن تَدْعُهُمْ إِلَى ٱلْهُدَىٰ فَلَن يَهْتَدُوٓا۟ إِذًا أَبَدًا
18:57
And who doth more wrong than one who is reminded of the Signs of his Lord, but turns away from them, forgetting the (deeds) which his hands have sent forth? Verily We have set veils over their hearts lest they should understand this, and over their ears, deafness, if thou callest them to guidance, even then will they never accept guidance.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Rabbinin âyetleriyle nasihat edilip de onlardan yüz çeviren ve daha önce işlediği günahları unutandan daha zalim kim olabilir? Biz onların kalbleri üzerine (Kur'ân'ı) anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Ey Muhammed! Sen onları doğru yola çağırsan da onlar asla hidayete ermezler.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da onlara sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptıklarını unutanlardan daha zalim kim olabilir ki! Şüphesiz ki onu (Kur’an’ı) anlamaları konusunda biz onların kalplerine perdeler, kulaklarına da (s)ağırlık verdik. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmeyeceklerdir.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And who doth greater wrong than he who hath been reminded of the revelations of his Lord, yet turneth away from them and forgetteth what his hands send forward (to the Judgment)? Lo! on their hearts We have placed coverings so that they understand not, and in their ears a deafness. And though thou call them to the guidance, in that case they can never be led aright.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 58
وَرَبُّكَ ٱلْغَفُورُ ذُو ٱلرَّحْمَةِ ۖ لَوْ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُوا۟ لَعَجَّلَ لَهُمُ ٱلْعَذَابَ ۚ بَل لَّهُم مَّوْعِدٌ لَّن يَجِدُوا۟ مِن دُونِهِۦ مَوْئِلًا
18:58
But your Lord is Most forgiving, full of Mercy. If He were to call them (at once) to account for what they have earned, then surely He would have hastened their punishment: but they have their appointed time, beyond which they will find no refuge.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bununla beraber rahmet sahibi olan Rabbin çok bağışlayıcıdır, tevbe eden kullarına rahmeti boldur. Eğer Allah, işledikleri günahlar yüzünden onları hemen cezalandıracak olsaydı, onlara hemen azab ederdi. Fakat onlara vaad edilen bir zaman vardır ki, o geldiğinde Allah'ın azabından bir kurtuluş yeri bulamazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Senin çok bağışlayan Rabbin merhamet sahibidir. Yaptıkları yüzünden onları (hemen) sorumlu tutacak olsaydı, onlara azabı çabucak verirdi. Fakat kendilerine (tanınmış) belirli bir süre vardır ki O’ndan başka bir sığınak asla bulamayacaklardır.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Thy Lord is the Forgiver, Full of Mercy. If He took them to task (now) for what they earn, He would hasten on the doom for them; but theirs is an appointed term from which they will find no escape.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 59
وَتِلْكَ ٱلْقُرَىٰٓ أَهْلَكْنَـٰهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا۟ وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِم مَّوْعِدًا
18:59
Such were the populations we destroyed when they committed iniquities; but we fixed an appointed time for their destruction.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İşte zulmettikleri için helak ettiğimiz şehirler! Biz onların helâkleri için de belirli bir zaman tayin etmiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İşte haksızlık ettikleri zaman şu şehirler(in halkları)nı helak etmiştik. Onları helak etmek için de belirli bir süre belirlemiştik.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And (all) those townships! We destroyed them when they did wrong, and We appointed a fixed time for their destruction.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 60
وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِفَتَىٰهُ لَآ أَبْرَحُ حَتَّىٰٓ أَبْلُغَ مَجْمَعَ ٱلْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِىَ حُقُبًا
18:60
Behold, Moses said to his attendant, "I will not give up until I reach the junction of the two seas or (until) I spend years and years in travel."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ey Muhammed! Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim, yahut senelerce gideceğim."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Hani Musa (beraberindeki) gence şöyle demişti: “Durup dinlenmeyeceğim; ya iki denizin birleştiği yere kadar varacağım ya da çok uzun süre yürüyeceğim.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And when Moses said unto his servant: I will not give up until I reach the point where the two rivers meet, though I march on for ages.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 61
فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِى ٱلْبَحْرِ سَرَبًا
18:61
But when they reached the Junction, they forgot (about) their Fish, which took its course through the sea (straight) as in a tunnel.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bunun üzerine ikisi de iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. Bu arada balık, denizde yolunu bulup kaybolmuştu.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unutmuşlardı. Balık da denizde bir yol tutmuştu (gözden kaybolup gitmişti).
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And when they reached the point where the two met, they forgot their fish, and it took its way into the waters, being free.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 62
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَىٰهُ ءَاتِنَا غَدَآءَنَا لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَـٰذَا نَصَبًا
18:62
When they had passed on (some distance), Moses said to his attendant: "Bring us our early meal; truly we have suffered much fatigue at this (stage of) our journey."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İki denizin birleştiği yeri geçtikleri zaman, Musa genç arkadaşına: "Kuşluk yemeğimizi getir. Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(İki denizin birleştiği yeri) geçip gittiklerinde (Musa beraberindeki) gence “Azığımızı bize getir! Şüphesiz ki bu yolculuğumuz nedeniyle çok yorulduk.” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And when they had gone further, he said unto his servant: Bring us our breakfast. Verily we have found fatigue in this our journey.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 63
قَالَ أَرَءَيْتَ إِذْ أَوَيْنَآ إِلَى ٱلصَّخْرَةِ فَإِنِّى نَسِيتُ ٱلْحُوتَ وَمَآ أَنسَىٰنِيهُ إِلَّا ٱلشَّيْطَـٰنُ أَنْ أَذْكُرَهُۥ ۚ وَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِى ٱلْبَحْرِ عَجَبًا
18:63
He replied: "Sawest thou (what happened) when we betook ourselves to the rock? I did indeed forget (about) the Fish: none but Satan made me forget to tell (you) about it: it took its course through the sea in a marvellous way!"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Adam: "Gördün mü! dedi. Kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamı, muhakkak şeytan bana unutturdu. O denizde garip bir yol tutup gitmişti."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Genç) “Gördün mü (bak şu işe)! Kayaya sığındığımız sırada balığı(n denize düştüğünü söylemeyi) unutmuşum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı.” demişti: O (balık), şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: Didst thou see, when we took refuge on the rock, and I forgot the fish - and none but Satan caused me to forget to mention it - it took its way into the waters by a marvel.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 64
قَالَ ذَٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ ۚ فَٱرْتَدَّا عَلَىٰٓ ءَاثَارِهِمَا قَصَصًا
18:64
Moses said: "That was what we were seeking after:" So they went back on their footsteps, following (the path they had come).
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Musa da demişti ki: "İşte aradığımız o idi." Bunun üzerine izlerine dönüp gerisin geri gittiler.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Musa) “İşte aradığımız (yer) orasıydı!” demiş, hemen izlerinin üzerine geri dönmüşlerdi.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: This is that which we have been seeking. So they retraced their steps again.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 65
فَوَجَدَا عَبْدًا مِّنْ عِبَادِنَآ ءَاتَيْنَـٰهُ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَعَلَّمْنَـٰهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا
18:65
So they found one of Our servants, on whom We had bestowed Mercy from Ourselves and whom We had taught knowledge from Our own Presence.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Derken), kendisine katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve ona tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul bulmuşlardı.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Then found they one of Our slaves, unto whom We had given mercy from Us, and had taught him knowledge from Our presence.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 66
قَالَ لَهُۥ مُوسَىٰ هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَىٰٓ أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا
18:66
Moses said to him: "May I follow thee, on the footing that thou teach me something of the (Higher) Truth which thou hast been taught?"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Musa ona: "Allah'ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Musa) ona “Doğruyu bulmak üzere sana öğretilenden bana da öğretmen için sana uyabilir miyim?” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Moses said unto him: May I follow thee, to the end that thou mayst teach me right conduct of that which thou hast been taught?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 67
قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا
18:67
(The other) said: "Verily thou wilt not be able to have patience with me!"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
(Hızır) dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(O bilge melek) şu cevabı vermişti: “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: Lo! thou canst not bear with me.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 68
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَىٰ مَا لَمْ تُحِطْ بِهِۦ خُبْرًا
18:68
"And how canst thou have patience about things about which thy understanding is not complete?"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?"
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin?”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
How canst thou bear with that whereof thou canst not compass any knowledge?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 69
قَالَ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ صَابِرًا وَلَآ أَعْصِى لَكَ أَمْرًا
18:69
Moses said: "Thou wilt find me, if Allah so will, (truly) patient: nor shall I disobey thee in aught."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Musa: "İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Musa) “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmeyeceğim.” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: Allah willing, thou shalt find me patient and I shall not in aught gainsay thee.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 70
قَالَ فَإِنِ ٱتَّبَعْتَنِى فَلَا تَسْـَٔلْنِى عَن شَىْءٍ حَتَّىٰٓ أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا
18:70
The other said: "If then thou wouldst follow me, ask me no questions about anything until I myself speak to thee concerning it."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
(Hızır) dedi ki: "O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!"
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Melek) “Bana uyarsan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: Well, if thou go with me, ask me not concerning aught till I myself make mention of it unto thee.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 71
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا رَكِبَا فِى ٱلسَّفِينَةِ خَرَقَهَا ۖ قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا إِمْرًا
18:71
So they both proceeded: until, when they were in the boat, he scuttled it. Said Moses: "Hast thou scuttled it in order to drown those in it? Truly a strange thing hast thou done!"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: "Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Yola çıkmışlardı. Sonunda gemiye bindikleri zaman (melek) gemiyi delmişti. (Musa) “Halkını boğmak için mi onu deldin? Şüphesiz ki sen çok çirkin (tehlikeli) bir iş yaptın!” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
So they twain set out till, when they were in the ship, he made a hole therein. (Moses) said: Hast thou made a hole therein to drown the folk thereof? Thou verily hast done a dreadful thing.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 72
قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا
18:72
He answered: "Did I not tell thee that thou canst have no patience with me?"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
(Hızır:) "Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Melek) “Ben (sana) benimle beraberliğe sabredemezsin dememiş miydim?” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: Did I not tell thee that thou couldst not bear with me?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 73
قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِى بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِى مِنْ أَمْرِى عُسْرًا
18:73
Moses said: "Rebuke me not for forgetting, nor grieve me by raising difficulties in my case."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Musa dedi ki: "Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Musa) “Unuttuğum şeyden dolayı beni sorumlu tutma; (bu) işimden dolayı beni ağır bir şekilde kınama.” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
(Moses) said: Be not wroth with me that I forgot, and be not hard upon me for my fault.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 74
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا لَقِيَا غُلَـٰمًا فَقَتَلَهُۥ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةًۢ بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُّكْرًا
18:74
Then they proceeded: until, when they met a young man, he slew him. Moses said: "Hast thou slain an innocent person who had slain none? Truly a foul (unheard of) thing hast thou done!"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: "Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Yeniden) yola çıkmışlardı. Sonunda bir erkek çocuğa rastladıklarında (melek) onu hemen öldürmüştü. (Musa) şöyle demişti: “Tertemiz (suçsuz) bir canı, bir can karşılığı olmaksızın öldürdün, öyle mi? Şüphesiz ki sen fena bir şey yaptın!”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
So they twain journeyed on till, when they met a lad, he slew him. (Moses) said: What! Hast thou slain an innocent soul who hath slain no man? Verily thou hast done a horrid thing.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 75
۞ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْرًا
18:75
He answered: "Did I not tell thee that thou canst have no patience with me?"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Hızır dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?"
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Bilge melek) “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin dememiş miydim?” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: Did I not tell thee that thou couldst not bear with me?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 76
قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَىْءٍۭ بَعْدَهَا فَلَا تُصَـٰحِبْنِى ۖ قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّى عُذْرًا
18:76
(Moses) said: "If ever I ask thee about anything after this, keep me not in thy company: then wouldst thou have received (full) excuse from my side."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
(Musa) dedi ki: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Musa) şöyle demişti: “Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme! Elbette benim tarafımdan (ileri sürebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
(Moses) said: If I ask thee after this concerning aught, keep not company with me. Thou hast received an excuse from me.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 77
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَيَآ أَهْلَ قَرْيَةٍ ٱسْتَطْعَمَآ أَهْلَهَا فَأَبَوْا۟ أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَن يَنقَضَّ فَأَقَامَهُۥ ۖ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا
18:77
Then they proceeded: until, when they came to the inhabitants of a town, they asked them for food, but they refused them hospitality. They found there a wall on the point of falling down, but he set it up straight. (Moses) said: "If thou hadst wished, surely thou couldst have exacted some recompense for it!"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: "İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Yine yola çıkmışlardı. Sonunda bir şehir halkına ulaşıp onlardan yiyecek istemişlerdi. Ancak (şehir halkı) onları misafir etmekten kaçınmıştı. Orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaşmışlardı. (Melek) hemen onu doğrultmuştu (tamir etmişti). (Musa) “Dileseydin, elbette buna karşı bir ücret alırdın.” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
So they twain journeyed on till, when they came unto the folk of a certain township, they asked its folk for food, but they refused to make them guests. And they found therein a wall upon the point of falling into ruin, and he repaired it. (Moses) said: If thou hadst wished, thou couldst have taken payment for it.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 78
قَالَ هَـٰذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ ۚ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
18:78
He answered: "This is the parting between me and thee: now will I tell thee the interpretation of (those things) over which thou wast unable to hold patience.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Hızır dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Bunun üzerine melek): “İşte bu (durum) benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin açıklamasını bildireceğim.” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: This is the parting between thee and me! I will announce unto thee the interpretation of that thou couldst not bear with patience.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 79
أَمَّا ٱلسَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَـٰكِينَ يَعْمَلُونَ فِى ٱلْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَآءَهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا
18:79
"As for the boat, it belonged to certain men in dire want: they plied on the water: I but wished to render it unserviceable, for there was after them a certain king who seized on every boat by force.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
“Gemi var ya o, denizde çalışan yoksul kişilerindi. Onu kusurlu kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında her (sağlam) gemiye el koymakta olan bir hükümdar vardı.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
As for the ship, it belonged to poor people working on the river, and I wished to mar it, for there was a king behind them who is taking every ship by force.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 80
وَأَمَّا ٱلْغُلَـٰمُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَآ أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَـٰنًا وَكُفْرًا
18:80
"As for the youth, his parents were people of Faith, and we feared that he would grieve them by obstinate rebellion and ingratitude (to Allah and man).
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Oğlana gelince, onun anababası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Erkek çocuğa gelince, onun ana babası mümin kişilerdi. Onları azdırıp inkâra sürüklemesini uygun görmemiştik.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And as for the lad, his parents were believers and we feared lest he should oppress them by rebellion and disbelief.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 81
فَأَرَدْنَآ أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَوٰةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا
18:81
"So we desired that their Lord would give them in exchange (a son) better in purity (of conduct) and closer in affection.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"İstedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Böylece Rablerinin onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini vermesini istemiştik.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And we intended that their Lord should change him for them for one better in purity and nearer to mercy.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 82
وَأَمَّا ٱلْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَـٰمَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِى ٱلْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُۥ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَـٰلِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَن يَبْلُغَآ أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ ۚ وَمَا فَعَلْتُهُۥ عَنْ أَمْرِى ۚ ذَٰلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
18:82
"As for the wall, it belonged to two youths, orphans, in the Town; there was, beneath it, a buried treasure, to which they were entitled: their father had been a righteous man: So thy Lord desired that they should attain their age of full strength and get out their treasure - a mercy (and favour) from thy Lord. I did it not of my own accord. Such is the interpretation of (those things) over which thou wast unable to hold patience."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Duvara gelince, o da şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Duvarın altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları iyi biriydi. Rabbin onların yetişkinlik çağına ulaşıp da kendi katından bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istemişti. Ben (bütün) bun(lar)ı kendiliğimden yapmadım. İşte bu (anlattıklarım) senin sabredemediğin şey(ler)in yorumudur.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And as for the wall, it belonged to two orphan boys in the city, and there was beneath it a treasure belonging to them, and their father had been righteous, and thy Lord intended that they should come to their full strength and should bring forth their treasure as a mercy from their Lord; and I did it not upon my own command. Such is the interpretation of that wherewith thou couldst not bear.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 83
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَن ذِى ٱلْقَرْنَيْنِ ۖ قُلْ سَأَتْلُوا۟ عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا
18:83
They ask thee concerning Zul-qarnain. Say, "I will rehearse to you something of his story."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Bir de sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: “Size ondan bir hatıra tilavet edeceğim (okuyup aktaracağım).”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
They will ask thee of Dhu'l-Qarneyn. Say: I shall recite unto you a remembrance of him.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 84
إِنَّا مَكَّنَّا لَهُۥ فِى ٱلْأَرْضِ وَءَاتَيْنَـٰهُ مِن كُلِّ شَىْءٍ سَبَبًا
18:84
Verily We established his power on earth, and We gave him the ways and the means to all ends.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Gerçekten biz onu (Zülkarneyn'i) yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir yolunu verdik.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Şüphesiz ki biz onu yeryüzünde iktidar sahibi kılmıştık; ona her şey için bir sebep (bir vasıta) vermiştik.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Lo! We made him strong in the land and gave him unto every thing a road.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 85
فَأَتْبَعَ سَبَبًا
18:85
One (such) way he followed,
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Derken o da bu yollardan birini tutup gitti.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
O da (batıya doğru) bir yol tutmuştu.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And he followed a road
M. Pickthall · EN · public-domain
- 86
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ ٱلشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِى عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَـٰذَا ٱلْقَرْنَيْنِ إِمَّآ أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّآ أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا
18:86
Until, when he reached the setting of the sun, he found it set in a spring of murky water: Near it he found a People: We said: "O Zul-qarnain! (thou hast authority,) either to punish them, or to treat them with kindness."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Sonunda Güneş'in battığı yere varınca, onu kara balçık bir (su) kaynağında batar bulmuştu. Onun yanında (orada) bir toplum bulmuştu. Bunun üzerine “Ey Zülkarneyn! Onlara ya (kötü yöneterek) azap edersin ya da haklarında güzel davranma yolunu seçersin.” demiştik.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Till, when he reached the setting-place of the sun, he found it setting in a muddy spring, and found a people thereabout. We said: O Dhu'l-Qarneyn! Either punish or show them kindness.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 87
قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُۥ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِۦ فَيُعَذِّبُهُۥ عَذَابًا نُّكْرًا
18:87
He said: "Whoever doth wrong, him shall we punish; then shall he be sent back to his Lord; and He will punish him with a punishment unheard-of (before).
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
O da demişti ki: "Kim haksızlık ederse muhakkak ona azab edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, O da onu görülmemiş bir azabla cezalandırır."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Allah) şöyle demişti: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra da Rabbine gönderilecek, (Allah) ona korkunç bir azap uygulayacaktır.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: As for him who doeth wrong, we shall punish him, and then he will be brought back unto his Lord, Who will punish him with awful punishment!
M. Pickthall · EN · public-domain
- 88
وَأَمَّا مَنْ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَـٰلِحًا فَلَهُۥ جَزَآءً ٱلْحُسْنَىٰ ۖ وَسَنَقُولُ لَهُۥ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا
18:88
"But whoever believes, and works righteousness,- he shall have a goodly reward, and easy will be his task as We order it by our Command."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Amma her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da en güzel mükâfat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir zor işlere koşmayız."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İman edip iyi işler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Buyruğumuzdan ona kolay olanını söyleyeceğiz.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
But as for him who believeth and doeth right, good will be his reward, and We shall speak unto him a mild command.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 89
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
18:89
Then followed he (another) way,
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Sonra Zülkarneyn yine bir yol tuttu.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Sonra (doğuya doğru) bir yol tutmuştu.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Then he followed a road
M. Pickthall · EN · public-domain
- 90
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ ٱلشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَىٰ قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْرًا
18:90
Until, when he came to the rising of the sun, he found it rising on a people for whom We had provided no covering protection against the sun.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Sonunda Güneş'in doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir toplum üzerine doğar buldu ki onlar için onun ardında (Güneş'e karşı) bir örtü yapmamıştık.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Till, when he reached the rising-place of the sun, he found it rising on a people for whom We had appointed no shelter therefrom.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 91
كَذَٰلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا
18:91
(He left them) as they were: We completely understood what was before him.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İşte Zülkarneyn'in kudret ve saltanatı böyleydi. Ve biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
So (it was). And We knew all concerning him.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 92
ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
18:92
Then followed he (another) way,
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Sonra yine bir yol tuttu.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Sonra (farklı) bir yol tutmuştu.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Then he followed a road
M. Pickthall · EN · public-domain
- 93
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ بَيْنَ ٱلسَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا
18:93
Until, when he reached (a tract) between two mountains, he found, beneath them, a people who scarcely understood a word.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiç söz anlamayan bir kavim bulmuştu.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Sonunda iki set (dağ) arasına ulaştığında onların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlayamayan bir toplum bulmuştu.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Till, when he came between the two mountains, he found upon their hither side a folk that scarce could understand a saying.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 94
قَالُوا۟ يَـٰذَا ٱلْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَىٰٓ أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا
18:94
They said: "O Zul-qarnain! the Gog and Magog (People) do great mischief on earth: shall we then render thee tribute in order that thou mightest erect a barrier between us and them?
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Onun için, bizimle onlar arasında bir sed yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu?"
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(O toplum) şöyle demişti: “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz ki Ye’cûc ve Me’cûc yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadır. Bizimle onlar arasında bir set yapman için sana bir vergi verelim, olur mu?”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
They said: O Dhu'l-Qarneyn! Lo! Gog and Magog are spoiling the land. So may we pay thee tribute on condition that thou set a barrier between us and them?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 95
قَالَ مَا مَكَّنِّى فِيهِ رَبِّى خَيْرٌ فَأَعِينُونِى بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا
18:95
He said: "(The power) in which my Lord has established me is better (than tribute): Help me therefore with strength (and labour): I will erect a strong barrier between you and them:
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Dedi ki: "Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanat, sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana maddî yardımda bulunun da sizinle onların arasına en sağlam seddi yapayım.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Zülkarneyn) şöyle demişti: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: That wherein my Lord hath established me is better (than your tribute). Do but help me with strength (of men), I will set between you and them a bank.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 96
ءَاتُونِى زُبَرَ ٱلْحَدِيدِ ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا سَاوَىٰ بَيْنَ ٱلصَّدَفَيْنِ قَالَ ٱنفُخُوا۟ ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَعَلَهُۥ نَارًا قَالَ ءَاتُونِىٓ أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا
18:96
"Bring me blocks of iron." At length, when he had filled up the space between the two steep mountain-sides, He said, "Blow (with your bellows)" Then, when he had made it (red) as fire, he said: "Bring me, that I may pour over it, molten lead."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
"Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit: "Ateş yakıp körükleyin" dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince. "Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim" dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Bana demir kütleleri getirin!” Sonunda dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince “Üfleyin (körükleyin)!” demişti. Onu kor hâline sokunca da “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim.” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Give me pieces of iron - till, when he had levelled up (the gap) between the cliffs, he said: Blow! - till, when he had made it a fire, he said: Bring me molten copper to pour thereon.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 97
فَمَا ٱسْطَـٰعُوٓا۟ أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا ٱسْتَطَـٰعُوا۟ لَهُۥ نَقْبًا
18:97
Thus were they made powerless to scale it or to dig through it.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Artık Ye'cuc ve Me'cuc bu seti ne aşabildiler ne de delebildiler.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Artık Ye’cûc ve Me’cûc) o (seddi) ne aşabilmiş ne de onu delebilmişlerdi.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And (Gog and Magog) were not able to surmount, nor could they pierce (it).
M. Pickthall · EN · public-domain
- 98
قَالَ هَـٰذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّى ۖ فَإِذَا جَآءَ وَعْدُ رَبِّى جَعَلَهُۥ دَكَّآءَ ۖ وَكَانَ وَعْدُ رَبِّى حَقًّا
18:98
He said: "This is a mercy from my Lord: But when the promise of my Lord comes to pass, He will make it into dust; and the promise of my Lord is true."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Zülkarneyn dedi ki: "Bu Rabbimin bir lütfudur. Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Zülkarneyn) “Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vaadi gelince, O bunu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir.” demişti.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
He said: This is a mercy from my Lord; but when the promise of my Lord cometh to pass, He will lay it low, for the promise of my Lord is true.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 99
۞ وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِى بَعْضٍ ۖ وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَجَمَعْنَـٰهُمْ جَمْعًا
18:99
On that day We shall leave them to surge like waves on one another: the trumpet will be blown, and We shall collect them all together.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Biz o gün (kıyamet günü) onları bırakıvermişizdir. Dalgalar halinde birbirlerine girerler, Sûr'a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
O gün (kıyamet gününde bakarsın ki) biz onları birbirine karışmış bir hâlde bırakmışızdır. Sûr’a da üflenecek, böylece onları tamamen bir araya getireceğiz.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
And on that day we shall let some of them surge against others, and the Trumpet will be blown. Then We shall gather them together in one gathering.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 100
وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَـٰفِرِينَ عَرْضًا
18:100
And We shall present Hell that day for Unbelievers to see, all spread out,-
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki!
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Gözleri beni anmaya kapalı olmuş ve (gerçeği) duymaya da dayanamayan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getireceğiz.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
On that day we shall present hell to the disbelievers, plain to view,
M. Pickthall · EN · public-domain
- 101
ٱلَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِى غِطَآءٍ عَن ذِكْرِى وَكَانُوا۟ لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا
18:101
(Unbelievers) whose eyes had been under a veil from remembrance of Me, and who had been unable even to hear.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onlar ki, beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Gözleri beni anmaya kapalı olmuş ve (gerçeği) duymaya da dayanamayan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getireceğiz. Kehf 18:100-101
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Those whose eyes were hoodwinked from My reminder, and who could not bear to hear.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 102
أَفَحَسِبَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ أَن يَتَّخِذُوا۟ عِبَادِى مِن دُونِىٓ أَوْلِيَآءَ ۚ إِنَّآ أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَـٰفِرِينَ نُزُلًا
18:102
Do the Unbelievers think that they can take My servants as protectors besides Me? Verily We have prepared Hell for the Unbelievers for (their) entertainment.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Kâfir olanlar, benim peşim sıra kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar! Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Do the disbelievers reckon that they can choose My bondmen as protecting friends beside Me? Lo! We have prepared hell as a welcome for the disbelievers.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 103
قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُم بِٱلْأَخْسَرِينَ أَعْمَـٰلًا
18:103
Say: "Shall we tell you of those who lose most in respect of their deeds?-
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi?
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
De ki: “(Yaptıkları) işler bakımından en çok kaybedenleri size bildirelim mi?
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Say: Shall We inform you who will be the greatest losers by their works?
M. Pickthall · EN · public-domain
- 104
ٱلَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا
18:104
"Those whose efforts have been wasted in this life, while they thought that they were acquiring good by their works?"
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
(Bunlar) iyi işler yaptıklarını sandıkları hâlde dünya hayatında çabaları boşa giden kişilerdir.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Those whose effort goeth astray in the life of the world, and yet they reckon that they do good work.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 105
أُو۟لَـٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِـَٔايَـٰتِ رَبِّهِمْ وَلِقَآئِهِۦ فَحَبِطَتْ أَعْمَـٰلُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَـٰمَةِ وَزْنًا
18:105
They are those who deny the Signs of their Lord and the fact of their having to meet Him (in the Hereafter): vain will be their works, nor shall We, on the Day of Judgment, give them any weight.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik altında yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden işleri boşa giden kişilerdir ki biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü (terazi) tutmayacağız.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Those are they who disbelieve in the revelations of their Lord and in the meeting with Him. Therefor their works are vain, and on the Day of Resurrection We assign no weight to them.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 106
ذَٰلِكَ جَزَآؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا۟ وَٱتَّخَذُوٓا۟ ءَايَـٰتِى وَرُسُلِى هُزُوًا
18:106
That is their reward, Hell, because they rejected Faith, and took My Signs and My Messengers by way of jest.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İşte böyle, onların cezaları cehennemdir. Çünkü inkâr etmişler ve benim âyetlerimi, peygamberlerimi alaya almışlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İşte, inkâr ettikleri için, (ayrıca) ayetlerimle ve elçilerimle alay ettikleri için onların cezası cehennemdir.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
That is their reward: hell, because they disbelieved, and made a jest of Our revelations and Our messengers.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 107
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّـٰتُ ٱلْفِرْدَوْسِ نُزُلًا
18:107
As to those who believe and work righteous deeds, they have, for their entertainment, the Gardens of Paradise,
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için Firdevs cennetleri konak olmuştur.
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
İman edip iyi işler yapanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Lo! those who believe and do good works, theirs are the Gardens of Paradise for welcome,
M. Pickthall · EN · public-domain
- 108
خَـٰلِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا
18:108
Wherein they shall dwell (for aye): no change will they wish for from them.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
İçlerinde ebedî olarak kalacaklar, oradan hiç ayrılmak istemeyeceklerdir. Bu hatırlatma ve uyarmayı yeterli görmeyip de daha fazla açıklama isteyenlere karşı ey Muhammed!
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler.
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Wherein they will abide, with no desire to be removed from thence.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 109
قُل لَّوْ كَانَ ٱلْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَـٰتِ رَبِّى لَنَفِدَ ٱلْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَـٰتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِۦ مَدَدًا
18:109
Say: "If the ocean were ink (wherewith to write out) the words of my Lord, sooner would the ocean be exhausted than would the words of my Lord, even if we added another ocean like it, for its aid."
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
Deki: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
De ki: “Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave getirsek, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi.”
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Say: Though the sea became ink for the Words of my Lord, verily the sea would be used up before the words of my Lord were exhausted, even though We brought the like thereof to help.
M. Pickthall · EN · public-domain
- 110
قُلْ إِنَّمَآ أَنَا۠ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَىٰٓ إِلَىَّ أَنَّمَآ إِلَـٰهُكُمْ إِلَـٰهٌ وَٰحِدٌ ۖ فَمَن كَانَ يَرْجُوا۟ لِقَآءَ رَبِّهِۦ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَـٰلِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِۦٓ أَحَدًۢا
18:110
Say: "I am but a man like yourselves, (but) the inspiration has come to me, that your Allah is one Allah: whoever expects to meet his Lord, let him work righteousness, and, in the worship of his Lord, admit no one as partner.
A. Yusuf Ali · EN · public-domain
De ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin."
Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain
De ki: “Ben yalnızca sizin gibi bir insanım. Bana ‘ilahınızın tek bir ilah olduğu’ vahyolunuyor.” Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa iyi işler yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın!
Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved
Say: I am only a mortal like you. My Lord inspireth in me that your Allah is only One Allah. And whoever hopeth for the meeting with his Lord, let him do righteous work, and make none sharer of the worship due unto his Lord.
M. Pickthall · EN · public-domain
Arapça metin kaynağı: Quran.com API v4 (public-domain)